Kayıtlar

içimizden sessizce düşündüklerimizi dışımızdan seslice ‘kendimize’ söylemek

        Bir şeyleri ‘sadece’ düşünmenin etkilerini kendi üzerinizde fark ettiniz mi?  Gün içinde eylemlerinizi sürdürürken kafanızda fısıldayan sesler iç sesimiz, ön yargılarımız, bilinçaltımız, bilinç dışımız gibi şeylerin toplamı oluyor genelde. Bazen de hiçbir referansı olmayabiliyor. Bu seslere kulak vermek, güzel bir kulak veriş yöntemi olarak yazarak fark etmek, insanın kendine ayna tutmasına yol açıyor. Yol açmak ne güzel bir tabir değil mi? Halletme, ferahlama, rahat bir nefes alma hisleri uyandırıyor insanın içinde. Ayna tutmak derken aklıma bir sanat eseri geldi, boş bir duvara karşı duran kişinin kendine ayna tuttuğu bir eser. Bazen karşımızda hiç olumlu bir şey olmayabilir, içimizi ferahlatacak görüntü olmayabilir, sadece boş bir duvarla karşılaşabiliriz. Ancak içimize bakmaya, kendimizle karşılaşmaya küçük bir ayna yeter. Bakmak istediğimiz şeye bağlı biraz da. O duvara bakarak da hayatı bitirebiliriz, aynayı yaratarak da.       ...

varolmanın dayanılmaz hafifliği adına

      Merhaba, yeni yılın ilk yazısı ile geldim. Çok beklenilen gibi bir başlangıç olmayacak, önden söylüyorum.   Bana göre insan her şeye alışır. En 'alışamam' dediği şeylere bile. Sadece maruz kalma, maruz bırakılma oranına bağlı. Bunu dün kanalizasyon borusunu temizleyen görevlinin yanından geçerken daha iyi anladım. Bizim bir iki saniyelik oradan geçişimiz zulüm olarak gelirken, o görevli hiçbir koruyucu ekipman kullanmıyordu -kokudan-. Artık kanıksamıştı. Yani özetle en pis kokulara, en bize göre yapılamaz şeylere, en kötü hislere vs. devamlı maruz kalırsak; bizim için yapılabilir, katlanılabilir hale gelebilirler. Artık kanıksamaya, belki benimsemeye başlarız. Bu kanalizasyon borusu olsa bile. Bu durumun en somut örneği de Nazi toplama kamplarındaki insanların yapmak zorunda kaldıkları eylemler.  Çok iç açıcı bir konu olmadığına eminim ancak kafa açıcı oldu. En zorlandığım popülasyon ise 'homeless' popülasyonu oldu, oluyor. Doğup büyüdüğüm şehirde den...

Uzun Zaman Sonra İstanbul

Beyoğlu/İstanbul 15:11 Merhabalar, bugün -epey- uzun süre üstüne ve belli başlı alarak hiç konuşmadığım bir konuyu konuşmak üzere geldim. Yazılarımı hep kendimle ve hitap ettiğim kitleyle bir sohbet gibi görürüm, o havada geçmesini umuyorum. Bugün Çapa'da ev yemekleri yediğim mekanda aklımda bir kıvılcım olarak belirdi 'yazmak isteğim'. -En sevdiğim semizotlu cevizli mezeydi.- El yazısını her şeyin üzerinde tutan, değerli olduğunu gören biriyim ancak bugün yazımın uzun süreceğini hissederek eve dönüp bilgisayarımı yanıma aldım. Anlayacağınız konu derin ve birikmiş. İstanbul'daki yaşamamın üç yılını bitirmeye az kalmışken artık bendeki yerini, kattıklarını, azalttıklarını, arttırdıklarını, fark ettirdiklerini konuşmanın sırası geldi diye düşünüyorum. Bu arada Trabzonluyum. Şimdiye kadar Trabzon'da ve Bursa/İnegöl'de yaşadım, sonrasında Zonguldak'ta okudum. Bunu belirtiyorum çünkü bulunduğum yerleri bilerek bende ki İstanbul'u anlamanız daha farklı olacakt...

Sabah, düşlerin sana ait değilmiş gibi davranmak

 Uçurumun kıyısında yaşatan duygunuz hangisi? veya atlamaya razı olduğunuz? Hayatı çekilir kılan ve kılmayan, bir bakıma. sevilmek. saygı görmek. dümdüz var olmak. hayal kurmak. yaşanan anı betimlemek. yaz meyvesi kokusu. tanımadığınız birinin size gülümsemesi. aynı olaylardan etkilendiğiniz insan ile gözlerle anlaşmak. empati yapmak. kendine acımasız olmak. en yoğun duyguyu kendimizin yaşadığını sanmak. karşıdakini büyültüp kendimizi küçültmek. her şeyi bilinç düzeyindeki kararlarımızla yaptığımızı sanmak. bilinçaltı bir hayalmiş gibi davranmak. rüyaları göz ardı etmek-sanki gündüzün tortusu değilmişçesine-. çok sevdiğiniz şarabı tortusu gelene kadar içmek. hayatın tortusunun hiç gelmeyeceğini düşünmek. sonsuzu düşlemek. sabah düşlerin sana ait değilmiş gibi davranmak.                                                     ...

İpi bırakmak

döndürüp döndürüp aynı şeyleri gösterir bize hayat, aynı şeyleri sorar da, bu hayat şuan da bu ruh ve beden ile bana aitse; ipi sıkıcı tutmak da gevşetip bırakmak da benim elimde değil midir? her zaman tutmanın getirdiği sancıyı bir masal terapistinden dinlediğimde etkilenip ağlamıştım. (masallarda sadece çocuklara anlatılmaz, önünüze gelen her reklam da bir masal stratejisi ile yönetilir) rastgele önüme gelen masal terapisi ve hikaye anlatıcılığı reklamı da buna bir başlangıç yapmama vesile oldu. ee ne diyorduk ruh, beden, tutmak, bırakmak falan filan. şimdide bu ay ki konusu ''özgürlük'' olan bir psikoterapi dergisinde şu satırları okuyorum: ''Ötekinin bizim ihtiyacımıza her zaman denk düşmeyeceği, beklentilerimize karşılık veremeyeceği, bizden farklı da konumlanabileceği ile barışmak özgür yaşayabilmek için önemli.'' burayı yine tutmak bırakmakla ilgisi olduğu için ele aldım. farklılıklarla birleşmek, onları elimizde veya kafamızda bir yumak gibi tutm...

Zaten yaşam, iç içe karmakarışık bir döngü

ayrılmakla birleşmek ne kadar da bir, saflar çarçabuk değişebilir, belki bir cambazın ipindedir denge dediğimiz ahenk, insanlar, duygular, şeyler, anlar; sandığımızdan kolay değişir,  bazen anlamlandırılamayacak kadar çetrefilli veya hoş, seyreldiklerimiz de olur derinleştiklerimiz kadar, insan yapan belki bu devinimdir, hazzı veren muhtemel o hazza giden yoldur, net sınırlarda yoktur bu arada; odur. budur. derken esnek olmamanın ne kazandırdığını düşündük mü hiç? kaybettirdiğine oranı bayağı açık. ne kendinin ne karşındakinin sınırlarını görmek imkansız olur. görmek istediğimize göre de değişir hayat dinamikleri, benim gibi ucundan kıyısından görmek istediklerimiz aynı olanlara ithafım. karşıdaki insanda en baskın olarak neyi görürüz sizce? bence ya bastırdıklarımızı ya da bastıramadıklarımızı, öfkeli isek bastırdıklarımız olması büyük ihtimal. çünkü ancak içimize tıkayıp yapamadığımız şeyler bir insanda vücut bulursa öfke sarar. basit bir olay da düşünülebilir kompleks de. zaten ...

gördüğümüz alanı genişletmezsek tahmin de daralır

    İnançlar bizi rahatlatır. Anlatılar bizi rahatlatır, kesinlik ihtiyacımızı karşılar. Ama bilgi girdiği zaman arıza çıkması kaçınılmazdır, çünkü bilgi aktarılan inançlara genellikle ters düşer ya da ondan farklıdır. Bilgiye açık olmak çok duru ve biraz da eğitilmiş bir zihin gerektirir.''                                                                                                                                                      Sinan Canan      Tabii ki Sinan Hocam. Her anlatısının farklı bir kapı sunduğu bir i...