Yaşanmışlıkların yüzüne bir şeyler kattığı insanları nerde görsem tanırım ve çok severim.
O karmaşa, hengame öyle yansır ki insanın yüz hatlarına. Geri dönüşümsüz bir anı birikintisi bırakır.
Hayattaki yoğunluğumuz ne ise o kalır; bu hüzünse hüzün, sevinçse sevinç, hiçse hiç.
Yürüdüğümüz yollar, insanlar arttıkça daha derinlere iner bu hatlar.
Bizimle aynı anıyı yaşamış, aynı duyguyu hissetmiş insanları sözlerinden olmasa da gözlerinden tanırız.
‘Evet o da hayatının bir yerinde benim gibi bakmış’ dedirtir.
Tuhaf bir bağ olur o insanla aramızda. Görmeyince görmek ister, gözlerinden o ‘sen bana yakınsın’ tanışıklığını almak isteriz.
Hayatta hep bizden olanı ararız bir yerde.
Hayatın süregelenliğinde kendimize ve çevreye bir anlam bulmak adına istemsiz yaptığımız bir şeydir bu.
Çünkü yüklemediğimiz anlamlar bizi boşluğa sürükler. Yüklediklerimiz de boş çıkabilir ama olsun ‘büyük denizde boğulalım!’ misali.
içimizden sessizce düşündüklerimizi dışımızdan seslice ‘kendimize’ söylemek
Bir şeyleri ‘sadece’ düşünmenin etkilerini kendi üzerinizde fark ettiniz mi? Gün içinde eylemlerinizi sürdürürken kafanızda fısıldayan sesler iç sesimiz, ön yargılarımız, bilinçaltımız, bilinç dışımız gibi şeylerin toplamı oluyor genelde. Bazen de hiçbir referansı olmayabiliyor. Bu seslere kulak vermek, güzel bir kulak veriş yöntemi olarak yazarak fark etmek, insanın kendine ayna tutmasına yol açıyor. Yol açmak ne güzel bir tabir değil mi? Halletme, ferahlama, rahat bir nefes alma hisleri uyandırıyor insanın içinde. Ayna tutmak derken aklıma bir sanat eseri geldi, boş bir duvara karşı duran kişinin kendine ayna tuttuğu bir eser. Bazen karşımızda hiç olumlu bir şey olmayabilir, içimizi ferahlatacak görüntü olmayabilir, sadece boş bir duvarla karşılaşabiliriz. Ancak içimize bakmaya, kendimizle karşılaşmaya küçük bir ayna yeter. Bakmak istediğimiz şeye bağlı biraz da. O duvara bakarak da hayatı bitirebiliriz, aynayı yaratarak da. ...
Yorumlar
Yorum Gönder